ÇARŞI YOLU ÜST YAPISI BAŞLADI
ÇARŞI YOLU ÜST YAPISI BAŞLADI

Z.A.L Tavas İlçesi Lise Öğrencileri arası VI. Sudoku Yarışması yapıldı
Z.A.L Tavas İlçesi Lise Öğrencileri arası VI. Sudoku Yarışması yapıldı

19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN
19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI KUTLU OLSUN

DOĞA YÜRÜYÜŞÜ 16. KEZ YAPILDI
DOĞA YÜRÜYÜŞÜ 16. KEZ YAPILDI

CANIM ANNEME
CANIM ANNEME

KARAOĞLANOĞLU CADDESİ KALAN KISMI TAMAMLANIYOR
KARAOĞLANOĞLU CADDESİ KALAN KISMI TAMAMLANIYOR

MÜJDE ZEYBEKCİ'DEN GELDİ
MÜJDE ZEYBEKCİ'DEN GELDİ

KARAOĞLANOĞLU CADDESİ ÜST YAPISI BAŞLADI
KARAOĞLANOĞLU CADDESİ ÜST YAPISI BAŞLADI

CUMHURİYET CADDESİ TRAFİĞE AÇILDI
CUMHURİYET CADDESİ TRAFİĞE AÇILDI

YASEMİN VE EMİN KARDEŞLER GELENEKSEL UÇURTMA ŞENLİĞİ YAPILDI
YASEMİN VE EMİN KARDEŞLER GELENEKSEL UÇURTMA ŞENLİĞİ YAPILDI

ÇARŞI ALTYAPISI TAMAMLANIYOR
ÇARŞI ALTYAPISI TAMAMLANIYOR

Karakter boyutu :13 Punto15 Punto17 Punto19 Punto

MASALLAR ÜZERİNE

İlhan GÖZETEN
09.04.2011 / 00:00


 



Efendim, geçmiş yazılarımızda “eğitim içinde eğitim” den bahsederken hikâyelerden bir örnekle karşınızda olmuştuk. Bu yazımızla birlikte Tavas ve civarında eskiden beri anlatıla gelen masallardan bir tanesi ile karşınızda olmaktan memnunluk duymaktayım. Aşağıdaki masalın aile birliği, bütünlüğü ve eğitimi yönünü sizlerle paylaşmak istiyorum müsaadenizle.



                                                                                                         ÜVEY ANNE



Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, deve tellal iken pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Döndük baktık ardımıza; bir arpa boyu yol gittik. Az veren candan çok veren maldan. Malın içinden altın çuvalı çıktı, açtık baktık boş çıktı. Herkes ağlarken ağladık, gülerken güldük.



Çok eski zamanlarda isimleri Ülkü ile Ülker olan kardeşler varmış. Biri üç yaşında imiş, diğeri dört yaşında. Annesi ve babası ile güle oynaya yaşayıp giderlermiş. Bir gün çocukların annesi hastalanmış. Çocuklar çok üzülmüşler. Kısa bir zaman sonra da vefat etmiş. Çok ağlamışlar ama ne çare.



Babaları iki çocuğuna bakmaya başlamış ancak dört ay dayanabilmiş. Derken çocuklarına cici anne getireceğini, cici annenin onlara bakacağını söylemiş. Nihayet bir gün cici anne evlerine gelmiş. Gelir gelmez çocuklara surat asmış, yüz vermemiş.



Gel zaman git zaman cici annenin bir kız çocuğu olmuş. Kızını dahi diğerlerinden kıskanıyormuş. Baba odun kesmek için dağa gittiğinde Ülkü ile Ülker’i döver, babalarına bir şey söylememeleri için sıkı sıkı tembih edermiş. Üvey anne her gün kocasına dert yanar, çocuklarının şımarıklıklarından bahsedermiş. Her gün son cümle olarak Ülkü ile Ülker’i dağa bırakmasını söylermiş. Baba çocuklarını çok severmiş ama hanımına da bir şey demezmiş. Üvey anne yine bir gün şikâyet ettikten sonra baba;



“- Tamam hanım. Sen bir piknik sepeti hazırla. Çocukları alıp dağa götüreyim. Ben odun keserken onlar oyun oynarlar. Bu sırada ben de onları bırakır gelirim.” demiş. Kadın çok sevinmiş. Ertesi sabah üvey anne piknik sepetini hazırlamış, çocukları uyandırmış ve babalarıyla birlikte pikniğe gideceklerini söylemiş. Çocuklar çok sevinmiş. Güle oynaya babalarıyla dağın yolunu tutmuşlar. Oyunlar oynamışlar, yemekleri yemişler. Çok oynadıkları için ve dağ havasının da etkisiyle bir ağacın altında uyuyakalmışlar. Baba elindeki nacakla az ileride kurumuş bir ağacı kesmeye devam ediyormuş. Arada sırada da çocuklara bakıyormuş. Çocukların uyuduğunu görünce heybesinden kurumuş, içi boş delikli su kabağını çıkarmış ve çocukların uyuyakaldıkları ağacın dalına asmış. Su kabağının rüzgârın etkisiyle ağaca vurduğunda çıkardığı ses ile nacakla ağaca vurduğu ses aynıymış. Su kabağına nemli gözlerle bakmış. Daha iki sene önce çocukları için dağdan bulduğu keklik yavrularını bu su kabağının içinde büyütmüşlermiş. Çocukların yanına biraz ekmek ve su bırakarak gözü yaşlarla dolu olarak oradan ayrılmış.



Çocuklar bir hayli zaman sonra uyanmışlar. Su kabağının çıkardığı sesi hala babalarının odun keserken çıkardığı ses zannediyorlarmış. Daha sonra anlamışlar ki babaları onları terk etmiş. Çok ağlamışlar ve şöyle söylemeye ve tekrar etmeye başlamışlar:



“-Tıntın Kabecik



Nerede bizi bırakıp giden babecik?”



 Abla kardeşini avutmuş ve yürümeleri gerektiğini söylemiş. Ormanda yürürlerken bir eve rast gelmişler. Evin hanımı çocukları görünce önce çok şaşırmış, ardından da buraya nasıl geldiklerini sormuş. Çocuklar da başlarından geçenleri bir bir anlatmışlar. Evin hanımının da hiç çocuğu olmamış. Çocuklara isterlerse burada kalabileceklerini ve onlara annelik yapabileceğini söylemiş. Daha sonra evin reisi de gelmiş. Durumu dinleyip anladıktan sonra aynı teklifi o da yapmış. Çocuklar çok sevinmişler ve kabul etmişler. Evdeki keçilerle, kuzularla oynamaya başlamışlar.



Kendi babaları pişman olmuş, evden tekrar ormana gelmiş, çocukları aramış ama bulamamış. Kahırlana kahırlana, ağlaya ağlaya evine dönmüş, yaptığı bu işten dolayı kendini affedememiş.



Her neyse. Biz gelelim çocuklara. Çocuklar büyümüş, Ülkü öğretmen olmuş, Ülker doktor.



Doktorun muayenehanesine bir gün Üvey anne gelmiş, hasta olduğunu söylemiş. Ülker üvey annesini hemen tanımış ama söylememiş. İlaç vermiş ve beş gün sonra tekrar gelmesini kendisine iletmiş. Beş gün sonra üvey anne tekrar gelmiş. Ülker aile hayatını sormuş. Üvey anne de bir bir anlatmış ve şöyle devam etmiş:



“- Kocam ilk hanımından olan iki çocuğunu çok seviyordu. Ancak ben sevmiyordum. Benim zorumla çocuklarını dağa götürüp bıraktı. Pişman olup çocuklarını almaya gitti fakat bulamadı ve üzüntüsünden, kahrından bir hafta sonra vefat etti. Benim de ellerim kıvrıldı, ayaklarım tutmaz oldu. Kendimin bir kızı olmuştu. Bana bakmadı, her gün döverdi. Büyüyünce, bir piknik mevsiminde evden kaçtı ve bir daha göremedim. Çok pişmanım ama faydasız.” demiş.



Ülker daha sonra kendini tanıtmış. Onu affettiğini söylemiş. Altın kalpli doktoru dinleyen üvey anne hıçkırıklara boğulmuş ve topallaya topallaya Ülker’in yanından ayrılmış. Sora ardına dönmüş ve Ülker’e şöyle demiş:



“- Etme bulma dünyası. Pişmanım. Allah’tan af diliyorum. Sizlerden utanıyorum. Sizin çektiklerinizi ben de çekiyorum. Ne olursun beni bu altın kalbinle ve iyiliklerinle eritme. Zalimlik yaptım.” demiş ve bir daha da görünmemiş.



Masalımız da burada bitmiş. Ülkü ile Ülker, yarın sabahleyin erkenden evinizin önünden develerle geçeceklermiş. Erken uyanan onları görür.



Başka yazılarda görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın. İlkbaharınız kutlu ve müjdeli olsun.



                                                                                                                      İlhan GÖZETEN

Etiketler:
Bu yazi toplam 823 defa okundu
Yazarın Diğer Yazıları
YAZARLAR